Sait Faik Abasıyanık

O üzüntü birdenbire gelir. Hava yağmurludur. Bir sonu gelmeyecek başlangıç. Böyle sürüp gidecek gibidir her şey. Öyle ki, çocuklar bile çirkindir. Sokağın çamuru, bu her tarafı kaplayan; gökyüzünden ağaca, ağaçtan duvara, duvardan denize, denizden vapura, vapurdan çımacıya, çımacıdan  kaptana, ondan tekrar denize, yine karaya, yine ağaca ve duvara, duvardan yoldan geçene vuran bir rengin en koyusudur. Ah! Gündüz, bu pis ışık bir bitse de kararıverse ortalık, ışıklar bir yansa.

Biliyorum suratımın rengi de çamurun, gökyüzünün, denizin ve duvarın renginde midir?

Usta hikayeci böyle anlatmış bu şehrin sabahını, en sevdiğim yazar ve şairlerden biridir Sait Faik. Hikayeleri de şiir gibidir adeta, bir kere okuduktan sonra bir kenara atamazsınız artık.  Yine okumak istersiniz, özlersiniz adeta. Nerede bir simitle çay  görseniz aklınıza düşüverir “simitle çay” hikayesi.

Her şey, içinizi delik deşik eden yağmurlu günün içine sinmiş çay kokusu, dişlerinizdeki susam tanesi ile tadını alır. İlk adımını atar.

Yağmurlu bir günde bu hikaye geldi aklıma… Taa 17 yaşımda okumuştum ilk hikayesini. Bostancı tren istasyonunun önündeki sahaftan almıştım. Elime alınca kitabı, “al mutlaka” dedi bir arkadaş, “benim vazgeçilmezimdir”. O gün bu gün gittiğim her yere geldi benimle. Aynı öyküyü bu gün yine okudum. İstanbul’u sarmalamış grili çamur rengi ve durmadan yağan yağmurun peşisıra.

Onun hikayelerini okumazsınız, yaşarsınız; sarı bakkal sizden biridir, parkta sabahlayan sarhoş sizden biri, parktaki bekçi sizden biri, kahvede pişpirik atanlar sizden biri, marsilya şiveli, paris ağızlı insanlar sizden biri, ustalar çıraklar, hatta martılar, karabataklar, kediler, çitlembikler sizden biri. Marika ile deli hurşit, balıkçısını bulan olta, deniziyle balığıyla, lodosu ve poyrazıyla havadaki kuşlarıyla öykünün içine alıverir sizi. Bazen umutsuz bezgindir, herşeyden memnun ahbap yıkıp geçer onu.

Nazım Hikmet de çok severmiş kendisini. Çok namuslu ve memleketini seven insan diye bahseder.

Kitap okumayı severim ama belli yazarlarım vardır, sırf kültürüm artsın diye ya da meraktan okumam. Sevdiğim bir romanı silbaştan okurum. Sanki ilk defa okurmuşçasına yeniden keşfederim hikayeyi, bu sefer başka bir bilinç ile. Satır aralarında kalmış göremediğim güzelliklerin farkına varırım. Ve sevdiğim yerlere gelince keyfine varırım. Elden ele dolaşan kitaplar bana göre değildir, alıştığım yazarı özlerim.

Geçen yaz Burgaz adaya gidince aklıma gelen ilk şey Sait Faik’in evine gitmek oldu. Evini, odasını, bahçesini, yazılarını okuyunca daha bir yaklaştım ona, uzun zamandır görmediğim  dostumu bulmuşçasına özlem  giderdim. Eski zamanlardan kalan ruh ikizim gibiydi. Sanki aynı mahallenin çocuklarıydık,  simitle gazozu beraber içmiştik, bu sokakta martıları beslemiştik. Zaman, mekan ve ötekilik yoktu aramızda. Anı defterine yazdım uzun uzun, kelimeler nasılda döküldü birden ben de anlayamadım. Sen bakma dedim yanımdaki arkadaşıma, şaşırdı o da. “Aşkolsun” dedi, “olsun o zaman” dedim çünkü bu sadece benim ona mektubum, günün birinde belki okursa diye.

Bu gün kitabını elime aldığımda, önüme gelen ilk hikayeyi okudum, sanki bu gün için özel seçmişim gibi yağmurlu bir günü anlatıyordu, tıpkı  bugünü anlatması gibiydi. Her yer çamur rengi, hatta belki içimdeki kan bile…

Ada aynıdı belki İstanbul’da aynı ama onun gözleriyle bakmak güzeldi.

sait faik

Yorumlar

yorumlar

Hakkında Gonca Borca

Edebiyata ve sanata meraklı, gezmeyi, görmeyi, okumayı, seyahat etmeyi, yazmayı ve bunları paylaşmayı seven araştırmacı bir dünya vatandaşı.

İlginizi Çekebilir

1849 Altına Hücumu

1849 Altına Hücumu, Ocak 1848’de Kaliforniya’nın Sacramento Vadisi’nde altın keşfedilmesiyle başladı. Bu olayın 19. yüzyılda …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir