Yaralandık.
Bir Allah’ın kulu yoktu yaramızı sarmaya.
Herkes birbirini suçladı durdu.
Ben seni suçladım, sen onu, o bizi, biz sizi, siz onları, onlar da beni.
Bir kısır döngü.
İçinden çıkılması zor bir muamma.
Tüm öznelerin kendini gerçekten adam gibi özne zannettiği, gizli öznelerin parsayı topladığı bir hayat trafiği.
Yol dar, bozuk ve maalesef ayağımızda çorabımız bile olamadı çoğu zaman.
Sabahın köründe gözyaşları memlekete fena yağdı.
Muşamba kaplı çatıları dört kalas evsilerin, tiril tiril titredi içerikleriyle beraber.
Nesne bile sayılmayan canlar ayak uydurdu damlalara.
Söz verenler; kıçlarında besledikleri semiz pirelerle, beşinci rüyalarını kuru fasulyenin de etkisi ve tepkisiyle yaylı ve ortopedik yatakları ve bıldırcın tüyü yastıklarında görürken yaralandık.
Yaramızda ne kan ne revan, sadece acı vardı.
Çamura diz kapaklarımız değmesin diye parmak ucunda en uzaktaki ağacın dibine def-i hacet ederken ardımızdan aldığımız soğuk bile ağlıyordu halimize.
Yaralandık, yaralarımızı sarmaya çaputsuzken.
Çaputu ölüme saklayanlar parça parça göğüslerinin arasından çıkarıp çoluğunu çocuğunu sarmaya çalıştı.
Seni ona şikayet eden ben, kızdım kendime, onlar da beni şikayet etmişlerdi ama senin kadar önemli değillerdi.
Bir kızgınlık anıma denk geldi kusura bakma.
O muşambanın kenarında biriken suyu dudaklarına götürürken hatırladım insan olduğumu.
Dudaklarına takıldı gözüm.
Yaralıydım.
Açtım.
Dün gece karnımı aşkla doyurdum.
Koray Sıpçıkoğlu

Sosyalmedyaloji Sosyal Medya Haber ve Bilgi Platformu