Sabahın alacakaranlığında, sıradan bir Cuma günü başlar gibiydi. Ancak saatler 05:25’i gösterdiğinde, radyodan yankılanan o ses, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ilan ediyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır!” Bu, çok partili siyasi hayatın ilk on yılında yaşanan sancıların, gerilimlerin ve umutların trajik bir finale ulaştığı, demokrasinin boynuna geçirilen ilk urganın hikayesiydi. Başbakan Adnan Menderes‘in ve dönemin iktidar partisi Demokrat Parti‘nin (DP) önde gelen isimlerinin tutuklanmasıyla başlayan bu süreç, Türkiye’nin siyasal haritasına derin izler bırakacak, Yassıada’nın hüzünlü adasında son bulacak yargılamalar ve ne yazık ki idamlarla tarihe geçecekti.
Büyüyen Gerilim
1950 seçimlerinde “Yeter! Söz Milletin!” sloganıyla, halkın %52.7’sinin desteğini alarak iktidara gelen Demokrat Parti, Türkiye’de çok partili hayatın ilk barışçıl iktidar değişimini gerçekleştirmişti. Başlangıçta esen demokrasi rüzgarları, 1954 ve 1957 seçimlerinde de DP’ye zaferler getirirken, iktidarın dördüncü dönemiyle birlikte hava değişmeye başladı.
DP yönetimi, giderek artan bir otoriterleşme eğilimi gösterdi. Muhalefet partilerine, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi‘ne (CHP) yönelik kısıtlamalar yoğunlaştı. 1958’de kurulan ve muhalif sesleri soruşturmayı hedefleyen Tahkikat Komisyonu, basına yönelik baskılar, siyasi toplantı yasakları, demokrasiden uzaklaşmanın en belirgin işaretleriydi. Bu siyasi gerilim, ekonomik cephede yaşanan fırtınayla daha da şiddetlendi.

1950’lerin ilk yarısındaki tarımsal bolluk ve Marshall Planı yardımlarıyla sağlanan göreceli refah, on yılın ortalarından itibaren yerini derin bir ekonomik krize bıraktı. Dış borçlar 1.4 milyar dolara ulaşmış, enflasyon %20’yi aşarak alım gücünü eritmişti. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşerken, halkın büyük bir kesimi geçim sıkıntısı yaşıyordu. Bu durum, özellikle şehirli kesimler, aydınlar ve üniversite gençliği arasında iktidara yönelik hoşnutsuzluğu tırmandırdı. Nisan 1960’ta Ankara ve İstanbul’da başlayan öğrenci protestoları, polis müdahalesiyle sertleşti; 28-29 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan çatışmalarda iki öğrenci hayatını kaybetti. Bu olaylar, darbenin fitilini ateşleyen son kıvılcımlardan biri olacaktı.
Orduda Yükselen Rahatsızlık
Demokrat Parti’nin ordu üzerindeki bazı tasarrufları – belirli generallerin erken emekli edilmesi veya pasif görevlere atanması gibi – Türk Silahlı Kuvvetleri içinde rahatsızlık yaratmaya başladı. Geleneksel olarak kendilerini “Cumhuriyetin ve laik düzenin bekçisi” olarak gören ordunun, “ülkenin kötüye gittiği” ve “rejimin tehlikede olduğu” algısı, özellikle genç subaylar arasında darbe fikrinin filizlenmesine neden oldu. Albay, yarbay ve binbaşı rütbesindeki 37 subaydan oluşan bir grup, DP iktidarını “anayasa ihlali” ve “rejime yönelik tehdit” gerekçeleriyle devirme planları yaptı. Hareketin liderliğini Kurmay Albay Alparslan Türkeş üstlenmişti.

27 Mayıs Şafağı
27 Mayıs 1960 sabahı, saat 03:15’te askeri birlikler harekete geçti. Ankara’da 28. Tümen, TBMM ve radyoyu; İstanbul’da ise Harbiye ve 1. Ordu birlikleri kritik noktaları kontrol altına aldı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar Çankaya Köşkü’nde, Başbakan Adnan Menderes ise Kütahya’da yakalanarak tutuklandı. DP’nin önde gelen isimleri de teker teker gözaltına alındı. Saat 05:25’te ise Ankara Radyosu’ndan, Kurmay Albay Alparslan Türkeş tarafından okunan o ünlü bildiriyle, darbe tüm Türkiye’ye duyuruldu: “Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır.“
Ancak darbe liderliği kolayca oluşmadı. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala‘nın, darbecilerin liderinin kendisinden kıdemli olmaması durumunda tanklarını Ankara’ya süreceği yönündeki sert tepkisi, bir krizin eşiğiydi. Bu kriz, liderliğe emekli Orgeneral Cemal Gürsel‘in getirilmesiyle aşıldı. İzmir’deki evinden alınarak özel bir uçakla Ankara’ya getirilen Gürsel, aynı gün saat 16:00’da radyodan “geçici hükümet” kurulduğunu ve yönetime el konulduğunu halka açıkladı.
Milli Birlik Komitesi
Darbenin ardından, 38 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi (MBK) kuruldu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tüm yetkilerini devraldı. MBK, ardı ardına yayımladığı tebliğlerle yeni dönemin çerçevesini çizmeye çalıştı. 3 numaralı tebliğ ile siyasi partilerin faaliyetleri ve her türlü toplantı yasaklandı. 6 numaralı tebliğde ise darbenin asıl amacının, “ülkeyi buhran ve felakete sürüklemek isteyen hırslı politikacıların tasfiyesi” olduğu belirtildi. Daha sonraki tebliğlerde ise “vatandaşlar arasında kardeş kavgasını önlemek” ve “köylü ile işçilerin haklarına kavuşması” gibi daha geniş gerekçeler sunuldu. Ana muhalefet partisi CHP’nin bu darbeye genel olarak olumlu bir tavır sergilemesi ve İsmet İnönü‘nün destekleyici açıklamaları da dönemin dikkat çekici gelişmelerindendi.
MBK, darbenin meşruiyetini kamuoyu nezdinde pekiştirmek için yoğun bir propaganda kampanyası yürüttü. DP liderlerinin “12 uçak dolusu altınla yurt dışına kaçtığı” gibi asla kanıtlanamayan iddialar ortaya atıldı. En çarpıcı ve sonradan asılsız olduğu anlaşılan iddia ise, 28 Nisan-27 Mayıs tarihleri arasında “yüzlerce gencin öldürülüp gizlice gömüldüğü” söylentisiydi. Bu iddialara rağmen hiçbir toplu mezar veya kayıp ceset bulunamadı. Ancak öğrenci olaylarında hayatını kaybeden birkaç gencin naaşı, 10 Haziran’da törenle “Hürriyet Şehitliği” olarak adlandırılan Anıtkabir yakınındaki bir alana defnedilerek darbenin ideolojik temeli güçlendirilmeye çalışıldı.
Darbenin hemen ardından, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sıddık Sami Onar başkanlığında bir komisyon kurularak yeni bir anayasa hazırlama çalışmalarına başlandı. Bu çalışmaların sonucunda, 9 Temmuz 1961’de kabul edilen anayasa ile çift meclisli yapı (Senato ve Millet Meclisi), Anayasa Mahkemesi gibi yenilikler getirildi ve sosyal haklar genişletildi.
Yassıada: 27 Mayıs Darbesi Sonrası Siyasi Yargılamaların Merkezi
27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından, Demokrat Parti (DP) yönetiminin önde gelen isimleri, Marmara Denizi’nde bulunan Yassıada’ya sürgün edildi. Bu küçük ada, Türkiye siyasi tarihinde “demokrasinin mezarı” olarak anılan yargılamalara sahne oldu. 14 Ekim 1960’ta başlayan ve yaklaşık 11 ay süren bu davalarda, Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bakanlar, milletvekilleri ve bürokratlar dahil olmak üzere toplam 592 sanık yargılandı.

Yargılamaların Organizasyonu ve Süreci
Darbe sonrası kurulan Milli Birlik Komitesi (MBK), 12 Haziran 1960’ta Yüksek Adalet Divanı’nı (YAD) kurdu. Bu özel mahkeme, DP yöneticilerinin ve onlarla ilişkili kişilerin yargılanması için yetkilendirildi. YAD’ın kararları kesin olup, itiraz veya temyiz hakkı bulunmuyordu. Mahkemenin başkanlığını Salim Başol, başsavcılığını ise Altay Ömer Egesel yürüttü. Yargılamalar, Yassıada’daki kapalı spor salonunda yapıldı ve duruşmalar halka açık olarak yaklaşık 287 oturumda gerçekleştirildi. Toplam 1068 şahit dinlendi.
Suçlamalar ve Yargılamaların Eleştirisi
Sanıklar, anayasa ihlali başta olmak üzere çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Ancak yargılama süreci, hukuki standartlar açısından ciddi eleştirilere maruz kaldı. Sanıkların savunma haklarının kısıtlandığı, siyasi baskıların yoğun olduğu, delillerin tartışmalı olduğu ve mahkemenin siyasi amaçlarla kullanıldığı iddiaları sıkça dile getirildi. Bazı davalar, örneğin Başbakan Menderes’in kişisel hayatıyla ilgili “Bebek Davası” gibi, hukuki ciddiyetten uzak ve tartışmalı konuları içeriyordu.

Kararlar ve İnfazlar
15 Eylül 1961 tarihinde mahkeme kararlarını açıkladı. Toplam 15 sanık hakkında idam cezası verildi; ancak MBK’nın müdahalesiyle 12’sinin cezası müebbet hapse çevrildi. İdam cezaları ise 16 Eylül 1961’de Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan için, 17 Eylül 1961’de ise Başbakan Adnan Menderes için infaz edildi. Bu infazlar, Türkiye siyasi tarihinde derin yaralar açtı ve uzun yıllar tartışıldı.
Yassıada Yargılamalarının Tarihsel Yeri
Yassıada yargılamaları, Türkiye’de askeri müdahalelerin ve siyasi yargılamaların sembolü haline geldi. Hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma ilkelerinin ihlaliyle anılan bu süreç, siyasi intikam ve darbenin meşruiyetini sağlama amacıyla kullanıldığına dair eleştiriler aldı. Ayrıca, bu dönemde yaşananlar, Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti anlayışının gelişiminde önemli bir dönüm noktası oldu.

Darbenin Uzun Vadeli Etkileri
27 Mayıs 1960 Darbesi, Türkiye’de çok partili demokratik sistemin askeri bir müdahaleyle ilk kez kesintiye uğradığı bir milat oldu. Bu olay, ordunun “Cumhuriyet bekçisi” rolünü adeta kurumsallaştırdı ve kendisinden sonra gelecek olan 1971 muhtırası ve 1980 darbesi gibi askeri müdahalelere zemin hazırladı.
Darbe, toplumda derin bir kutuplaşmaya yol açtı. Özellikle DP tabanı ile muhalefet arasındaki ayrışma keskinleşti. İdamlar, özellikle sağ siyasette travmatik bir sembol haline gelirken, siyasal partiler arasında bir uzlaşma köprüsü kurulmasını daha da zorlaştırdı. 1961 Anayasası’nın getirdiği nispeten geniş özgürlükler, maalesef 1971 ve 1980’deki anayasa değişiklikleriyle kısıtlandı.
27 Mayıs, Türkiye’nin demokrasi tarihinde unutulmaz bir dönüm noktası olarak önemini korumaktadır. Yaşananlar, demokratik kurumların ne denli kırılgan olduğunu, hukukun üstünlüğünün ve sivil siyasetin gücünün bir ülke için ne denli hayati olduğunu acı bir şekilde bir kez daha göstermiştir. Bu olay, geçmişten ders çıkarılması ve geleceğe daha güçlü demokratik yapılarla ilerlenmesi için sürekli bir hatırlatıcı olmaya devam etmektedir.
Sosyalmedyaloji Sosyal Medya Haber ve Bilgi Platformu